samdonmez – Samdonmez http://samdonmez.com Samet Dönmez kişisel sayfası. Tue, 12 Dec 2023 01:12:45 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.6.1 http://samdonmez.com/wp-content/uploads/2023/12/infinity-150x150.png samdonmez – Samdonmez http://samdonmez.com 32 32 121659978 Kapalı Çarşı ve Çevresi http://samdonmez.com/kapali-carsi-ve-cevresi/ http://samdonmez.com/kapali-carsi-ve-cevresi/#respond Wed, 17 Mar 2021 18:53:34 +0000 http://samdonmez.com/?p=628

Kapalı Çarşı ve Çevresi

1. Kapalı Çarşı

Kapalıçarşı’yı ilk kez gören bir kişinin şaşırmaması mümkün değildir. Desenlerle bezenmiş tonozlarla örtülü labirenti andıran sokakların iki yanında, müşterileri cezp etmek için vitrinlerinin önlerinde sergilenen malları ve satış tekniklerini olabildiğince geliştirmiş satıcılarıyla, binlerce dükkan sıralanmıştır. Çarşı, Fatih Sultan Mehmet tarafından, kentin 1453 yılındaki fethinden sonra yapılmıştır. Osmanlı kurumlarını ayakta tutan en önemli uygulamalardan olan vakıf sistemine göre camilerin tamir ve bakım masrafları gibi çeşitli ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için gelir getirici bir başka yapı meydana getirilirdi. Bu gelir getirici yapıların en önemlileri çarşılar olup Fatih Sultan Mehmet tarafından Ayasofya’ya gelir getirmesi için inşa edilen yapılarla 1461 yılında Kapalıçarşı’nın da temeli atılmış ve yıllar içinde yapılan eklemelerle giderek büyümüştür. Çarşıya çeşitli kapılardan girilir; bunlardan en çok kullanılanları, Beyazıt tramvay durağının karşısındaki Çarşıkapı ile Nuruosmaniye Camisi tarafındaki Nuruosmaniye Kapısı’dır.

kapalıçarşı hgarita

_MG_1108

Zincirli Han
Burası çarşının içindeki en güzel hanlardan biridir. Burada müşterinin istediğine göre takılar yapılır.

İç Bedesten
Çarşının en eski kısmıdır. Bir zamanlar kilitli depo olan bu bölümde, kuyumcularda mallarını üretip satabilirlerdi.

İç Bedesten Kapısı
Kartal Bizans imparatorlarının simgesidir, ama çarşının kendisi gibi bu kartal da, Bizans döneminin sonrasından kalmadır.

Mermer Çeşme
Bu mermer çeşme, bir zamanlar çarşının su ihtiyacını karşılayan çeşmelerden biridir.

Şark Kahvesi
Bu geleneksel kahve, Kapalıçarşı esnafının gözde mekanlarındandır.

Sergilenen Halılar ve Hediyelikler
Çarşıda Türkiye’nin her yerinden ve Orta Asya’dan getirilen halı ve kilimler ve ayrıca geleneksel el sanatı ürünleri de satılır.

Sahaflar Çarşısı Önceden Bizans kitap pazarının yer aldığı Sahaflar Çarşı’na, Beyazıt Meydanı’ndan ya da Kapalıçarşı’nın içinden ulaşabilirsiniz. Osmanlı’ya matbaanın ilk geldiği dönemin başlarında matbaada basılan kitaplar, insanları kötü yönde etkilediği düşüncesiyle yasaklanmıştı. İbrahim Müteferrika 1729 yılında matbaa için almış ve bir Arapça sözlük olan ilk basılı Türkçe kitabı yayımlamıştır. Müteferrika’nın büstü, günümüzde çarşının ortasında yer alır.

_MG_1127

https://flic.kr/p/2gHCJse

_MG_1125

2. Mısır Çarşısı

_MG_1160

Çok sayıda dükkandan oluşan “L” şeklindeki çarşı, Yeni Cami külliyesinin bir parçası olarak 17. yüzyılda inşa edilmiştir. Labirenti andıran çarşıdan elde edilen gelirler bir zamanlar caminin hayır kurumlarına aktarılmıştır. “Baharat Çarşısı” olarak da bilinen çarşı, adını, Mısır menşeli ürünlerden alınan gümrük bedelleriyle inşa edilmesinden alır. Ortaçağ’dan beri mutfakların vazgeçilmezi olan baharat bu dönemde önemli bir ticaret ürünüydü. Mısır Çarşısı, İstanbul’un baharat cenneti Asya ve Avrupa arasında uzanan ticaret yolunun merkezindeki stratejik konumunu değerlendirmiş ve zamanla büyük bir baharat çarşısına dönüşmüştür.
Çarşıdaki küçük dükkanlarda çeşitli baharatlar, şifalı otlar, bal, kuruyemiş, şekerleme ve pastırma gibi yiyecekler satılır. Burada pahalı Doğu ürünlerinden havyar bile bulunur. Günümüzde Mısır Çarşısı’nda satılan ürünler her türlü ev eşyasından oyuncaklar, giysiler ve hatta egzotik ürünlere kadar büyük çeşitlilik gösterir. Çarşının iki kanadı arasında yer alan meydan, rengarenk çiçekler ve evcil hayvanlar satan küçük dükkanların yanı sıra, kafeleriyle hareketli bir ticari etkinliğe sahne olmaktadır.

_MG_1164

3. Süleymaniye Cami

suleymaniye-camii-tarihi-ozellikleri

İstanbul’un en büyük camisi, Mimar Sinan’ın kalfalık eseri olarak tanımladığı Süleymaniye Camisi, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle 1551-1558 yılları arasında yapılmıştır. Süleymaniye Camisi, Klasik Osmanlı mimarisinin en önemli örneklerinden birisidir. Her biri 3 şerefeli 75 metre yüksekliğinde 4 minareye sahip olan caminin kubbesi 53 metre yüksekliğindedir. Haliç’e yukarıdan bakan görkemli yapı Eski Saray’ın yerine yapılmıştır. Süleymaniye kentin diğer büyük camileri gibi sadece bir ibadet mekanı değil aynı zamanda bir külliyeydi. Caminin etrafında, darüşşifa (hastane), imarethane, medrese, kervansaray ve hamam vardır. Her gün aralarında Hıristiyan ve Yahudilerinde bulunduğu binden fazla yoksulu doyuran bir önemli yardımlaşma örneği sunuyordu.

Caminin İç Mekanı Camiye adım atar atmaz içinizi bir huzur kaplar. İç mekan, aynı zamanda, kubbenin yüksekliğinin (26m) çapının tam iki katı olmasıyla dikkate değer.- Avluyu çevreleyen sütunların At Meydanı’ndaki Bizans katizmasından, yani imparatorluk locasından getirildiği sanılmaktadır. Muvakkithane Geçidi Ana avlu girişinde (bugün kapalıdır) güneşin konumuna göre namaz vakitlerini bildiren muvakkitlerin odaları vardır.

suleymaniye-camii-001

süleymaniye-camii-resimleri-2

4. Kanuni Sultan Süleyman Türbesi

Kanuni, Mihrimah Sultan, II. Süleyman ve II. Ahmet’in sandukalarının bulunduğu türbedir. Sandukaların üstüne zümrüt kakmalı seramik yıldızlar konduğu söylenir. Hürrem Sultan’ın türbesi Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesinin hemenyanı başında bulunur.
İmarethane
Günümüzde bir restoranın yer aldığı imarethanede, yoksulların yanı sıra, cami görevlilerine ve ailelerine de yemek verilirdi. Avludaki değirmen taşının büyüklüğü herkesi doyurmaya yetecek buğday miktarı hakkında bilgi verir. Medrese Caminin güneyindedir. Burada, sayısı 110 bini bulan el yazmasının bulunduğu bir kütüphane vardır. Tiryakiler Çıkmazı Adını burada bir zamanlar bulunan çay ve kahvenin yanı sıra, esrar ve afyon satılmasından almıştır

unnamed-83

5. Mimar Sinan

mimar-sinan-turbesi

Mimar Sinan, döneminin diğer seçkinleri gibi, Anadolu’dan İstanbul’a devşirme usulüyle getirilen ve saray okullarında (Enderun) eğitilen yetenekli Hıristiyan gençlerden biriydi. Kariyerine askeri mühendis olarak başlayan Sinan, 1538 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın beğenisini kazanarak saray mimarı olmuştur. Avrupa’daki Rönesans mimarlarını karşılığı olan “Koca Sinan” padişahın kendisine sunduğu geniş olanaklar sayesinde hem Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüklüğünün hem de kendi ustalığının somut belgeleri olarak kabul edilen pek çok eser yaratmıştır. Mimar Sinan Türbesi, Süleymaniye Küllyesi’nin kuzey doğu ucunda bulunur. 1588 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.

6. Yeni Cami

Galata Köprüsü’nün güney ucunda yer alan Yeni Cami kentin en çarpıcı camilerinden biridir. Yeni Cami’nin yapımına, III. Mehmet’in annesi Safiye Sultan’ın isteğiyle 1597 yılında başlanmıştır. Ancak padişahın ölümüyle sultan etkili konumunu yitirdiğinde çalışmalar askıya alınmıştır. Yapı IV.Mehmet’in annesi Turhan Hatice Sultan’ın işin başına geçmesiyle 1663 yılında tamamlanmıştır. Cami, Osmanlı mimarisinin klasik döneminden sonra inşa edilse de, erken dönem imparatorluk tarzını yansıtan unsurlarıyla ilgi çeker. Bunlar arasında büyük avlu bir avlu vardır. Külliyede eskiden darüşşifa, medrese ve hamam bulunuyordu. Caminin iç mekanı, turkuaz, mavi ve beyaz renklerdeki çiçek motifleriyle ilgi çeken İznik Çinileriyle süslüdür. Bunlar, İznik çiniciliğinin üşüşe geçtiği 17. yüzyıl ortalarında yapılmıştır. Avlu ve namazgah arasındaki kapıyı süsleyen çinili ayetlerin işlendiği yaldızlı kabartmalar görülmeye değerdir. Asma katın sol  ucunda yer alan Hünkar Mahfili,  özel bir geçitle yandaki saltanat köşküne bağlanır.

_MG_1172

7. Beyazıt Meydanı

_MG_1128

Her zaman büyük bir kalabalığın ve yüzlerce güvercinin doldurduğu Beyazıt Meydanı, kentin tarihi merkezinin en hareketli yeridir. Çınar ağaçları gölgelerinde dinlenebileceğiniz çay bahçeleri mevcuttur. Meydanın kuzey tarafında, İstanbul Üniversitesi’nin Mağribi üsluptaki büyük kapısı vardır. Ağaçlık alanda, 1828 yılında yangın gözetleme amacıyla yapılan mermer Beyazıt Kulesi yükselir. Daha önce burada olan ahşap kule yanarak yıkılmıştır. Kule 1972 yılından bu yana halka kapalıdır.

8. Rüstem Paşa Camisi

Mısır Çarşısı civarında yer alan işlek dükkanlar ve depoların arasında yükselen Rüstem Paşa Camisi, 1561 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı ve damadı olan Rüstem Paşa için Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.Caminin göz alıcı dekorasyonu, rüşvetçi sadrazam olarak bilinen Rüstem Paşa’nın görevi süresince elde ettiği serveti hakkında fikir verebilir. İç mekanın büyük bölümü en güzel İznik çinileriyle döşenmiştir. Dört fil ayağı aynı desenle süslenmiştir, ama namazgahın diğer kısımları çiçek motiflerinden soyut şekillere kadar farklı desenlerin oluşturduğu etkileyici bir renk cümbüşü sunar. Kentteki en güzel çinilerin bazılarını asma katlarda görebilirsiniz.

_MG_1165

9. Haliç

_MG_1179

Genellikle dünyanın en büyük doğal limanı olarak tanımlanan
Haliç, aslında boğazın güney batısına açılan ve Boğazın sularıyla kaplanmış bir nehir vadisidir. Haliç kıyıları, 7. yy.’dan itibaren insan yerleşimine sahne olmuş ve daha sonra Konstantinapol’ün zengin ve güçlü bir liman olmasına olanak tanımıştır. Rivayete göre Bizanslılar, Osmanlıların kenti fethi sırasında sulara o kadar çok değerli eşya atmışlar ki, Altın Boynuz olarak da bilinen Haliç’in suları altınla ışıldamaya başlamış. Günümüzde kirlilik oranı artan Haliç’in üst kısımlarına doğru seyir halinde olan birçok tekne görmek mümkündür.
Haliç’in ağzında yer alan Galata Köprüsü, Eminönü ile Galata’yı birbirine bağlar. 1992 yılında yapılan köprü, ortasından açılarak büyük gemilerin geçmesine olanak sağlar. Galata Köprüsü, kentin karmaşık coğrafyasını ve minarelerle dolu kent siluetini seyre dalmak için güzel bir yerdir. Ekmek arası balık satan balıkçı tekneleri genellikle köprünün iki ucuna demirler. Günümüzdeki yeni Galata Köprüsü, alt katı kalabalık lokanta ve barlarıyla ünlü Köprüaltı olan, eski dubalı köprünün yerine yapılmıştır. Eski köprü ise Haliç’in bir daha ilerisinde, Rahmi Koç Müzesi’nin hemen güneyinde yeniden kurulmuştur.

10. Şehzade Camisi

Bu külliye Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hürrem Sultan’dan olan, ancak 21 yaşındayken çiçek hastalığından ölen, en büyük oğlu şehzade Mehmet’in anısına yaptırılmıştır. Cami Mimar Sinan’ın padişahtan aldığı ilk büyük iştir ve caminin yapımı 1548 yılında tamamlanmıştır. Mimar bu camide hoş bir dekoratif üslup kullanmış, daha sonraki eserlerinde ise klasik bir ağırbaşlılık tercih etmiştir. Camiye, zarif bir sundurması olan iç avludan girilirken, külliyeyi oluşturan medrese ve diğer yapılar bir dış avluya yerleştirilmiştir. Caminin iç görünümü alışılmışın dışındadır ve dört bir tarafında birer yarım kubbe bulunan simetrik tasarımı bir hayli deneyseldir. Caminin arka tarafında Şehzade Mehmet, Sadrazam İbrahim Paşa ve Rüstem Paşa türbeleri kentin en güzel türbelerindendir. Güzel İznik çinileriyle kaplı olan her bir türbenin, orijinal vitraylı pencereleri de vardır. Şehzade Mehmet Türbesi’nin kubbesinin İstanbul’daki en güzel bezemelere sahip olduğu söylenir. Cuma günleri, yine Şehzade Camisi’nin külliyesi içinde yer alan Helvacı Baba Türbesi, kadınlar tarafından ziyaret edilir. Türbenin 400 yıldan uzun bir zaman önce yapıldığı sanılmaktadır. Helvacı Baba’nın kötürüm çocukları iyileştirdiği, çocuğu olmayanlara evlat, dileyenlere eş ya da ev verdiğine inanılır.

11. Kalenderhane Camisi

Bozdoğan Kemeri’nin yakınında, eskiden bir Roma hamamının

bulunduğu yere kurulmuş olan bir zamanların Bizans kilisesi, çalkantılı bir geçmişe sahne olmuştur. 6. ile 12. yüzyıllar arasında tekrar tekrar inşa edilen kilise, Osmanlıların kenti 1453 yılında fethinden sonra kısa bir süre sonra camiye dönüştürülmüştür. Caminin adı , fetihten sonraki yıllarda, kiliseyi merkezleri olarak kullanmaya başlayan Kalenderi tarikatından gelmektedir. 

Yapının haç biçimindeki planı, dönemin Bizans kiliselerinin

paylaştığı bir özelliktir. Sahındaki mermer kaplamalar ile narteksteki (giriş bölümü) fresk parçaları, kilisenin Theotokos Kyriotissa (Meryem Ana) adıyla son kez kutsandığı dönemden kalma süslemeler arasındadır.

_MG_1150

12. Laleli Camisi

Bu cami külliyesi 1759-63 yılları arasında inşa edilmiştir ve kentteki Barok üslubunun en güzel örneklerinden biridir. Caminin mimarı Mehmet Tahir Ağa bu üslubun en büyük yorumcularından biriydi. Caminin bütün yüzeyleri çeşit çeşit süslemeli  ve

renkli mermerle kaplıdır. Caminin altındaki katta, sekiz ayakla desteklenen ve ortasında bir çeşme bulunan büyük bir salon vardır. Burası günümüzde çarşıdır ve alışveriş meraklılarının ilgisini çeker. Yakındaki, muhtemelen ilk külliye kapsamında yapılmış olan

Büyük Taş Han’da bugün çeşitli dükkanlar ve bir lokanta bulunur. Buraya gitmek için caminin önünden sola, Fethi Bey Caddesi’ne dönün ve soldan ikinci sokak olan Çukur Çeşme Sokağı’na girin. Hanın avlusu, bu dar sokaktan girilen uzun bir geçidin sonundadır.

13. Theodosius Forumu

_MG_1133

Konstantinopolis kenti, halkın toparlanabilmesi için yapılan
büyük meydanlar olan forumlar çevresinde inşa edilmişti ve bunların en büyüğü, bugünkü Beyazıt Meydanı’nın yerinde bulunuyordu. Meydan, daha önce, içinde kurbanlık hayvanların ve bazen de suçluların kavrulduğu büyük, bronz boya heykeli yüzünden Taurus Forumu adıyla anılırdı. Tavuskuşu tüylerini anımsatan bir motifle süslenmiş büyük sütunlar hemen göze çarpar. Sütunların bir kısmı Yerebatan Sarnıcı’nda, forumdan bazı parçalar da, batı yönünde Ordu Caddesi üzerindeki, bugün bir çarşı olan Beyazıt Hamamı’nın yapımında kullanılmıştır.

14. Büyük Valide Hanı

Kapalıçarşı çok büyük olsa da, aslında ta Haliç’e kadar uzanan yoğun ticaret bölgesinin üstü kapalı olan kısmıdır. Üretim ve ticaretin büyük kısmı, sokakların uzağında, gölgeli kapıların gerisinde, gözlerden gizli olan hanlarda yapılır. İstanbul’daki en büyük han, 1651 yılında IV. Mehmet’in annesi Kösem Sultan tarafından yaptırılmış olan Büyük Valide Hanı’dır. Hana, Çakmakçılar Yokuşu üzerindeki büyük bir kapının gerisinde bulunan, düzensiz biçimli bir ön avludan sonra, ortasında bir Şii camisi bulunan büyük bir

avludan geçilerek girilir. Bu cami, hanın, kentteki İranlı tüccarların merkezi haline geldiği dönemde yapılmıştır. Handa, bugün, yüzlerce dokuma tezgahının düzenli sesleri bulunur. Çakmakçılar Yokuşu’nda biraz daha aşağıya doğru, yüründüğünde, bir diğer heybetli kapının ardına gizlenmiş olan Büyük Yeni Han görülür. Barok üslupta yapılmış 1764 tarihli bu han, revaklı üç kattan oluşur. Hanların çevresindeki labirenti andıran sokaklar ise, sattıkları mallara göre bir araya toplanmış zanaatkarların mekanıdır.

15. Çorlulu Ali Paşa Medresesi

Kentteki diğer pek çok medrese avlusunda olduğu gibi, Kapalıçarşı’nın yanındaki bu medrese avlusunda da, sakin çay bahçeleri bulunur. Medreseyi, II. Mustafa’nın damadı ve III. Ahmet’in sadrazamı olan Çorlulu Ali Paşa yaptırılmıştır. Medreseye Yeniçeriler Caddesi üzerindeki iki dar geçitten girilir. Medresenin içinde, müstakbel müşteriler için her yere asılıp serilmiş halı ve kilimleriyle dikkat çeker halı dükkanları yer alır. Ancak medrese en çok kent sakinleri ve üniversite öğrencilerinin ilgisini çeken nargile evleriyle ünlüdür. Buradaki Erenler Nargile Evi İstanbul’un en ünlü nargile mekanıdır. Burada oturup çar içilebilir ve nargile keyfi sürebilirsiniz. 

Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin yanındaki Bileyciler Sokağı’nın karşı tarafında, avlusunda bir diğer çar bahçesi bulunan Koca Sinan

Paşa Külliyesi yer alır. Güzel bir medrese, bir türbe ve bir sebilin bulunduğu külliye, Mimar Sinan’ın ardından saray baş mimari olan Davut Ağa tarafından 1593 yılında yapılmıştır. III. Murat ile III. Mehmet’in sadrazamı olan Koca Sinan Paşa’nın türbesi ise 16 kenarlı dikkat çekici bir yapıdır. Yeniçeriler Caddesi’nin karşı tarafında yer alan Gedik Paşa Hamamı, kentin belki de hala işletilmekte olan en eski hamamıdır. Hamam, Fatih Sultan Mehmet’in veziri Gedik Ahmet Paşa tarafından , 1475 civarında yaptırılmıştır.

]]>
http://samdonmez.com/kapali-carsi-ve-cevresi/feed/ 0 628
Sarayburnu http://samdonmez.com/sarayburnu/ http://samdonmez.com/sarayburnu/#respond Mon, 15 Mar 2021 18:19:08 +0000 http://samdonmez.com/?p=483

Sarayburnu

1. Topkapı Sarayı ve Avlusu

Saray gezimize sarayın bugün dış avlusu olarak kullanılan bölümünden başlıyoruz. Saray surları, zarif oranlarıyla dikkat çeken ahşap evler ve göğe yükselen bir Bizans kilisesi Topkapı Sarayı’nın dış avlusunu çarpıcı bir atmosfer kazandırır. Eskiden bir darphane, hastane, medrese ve fırının bulunduğu alan Yeniçeriler’in toplanma yeriydi. Günümüzde avlu duvarının hemen dışında yer alan Caferağa Medresesi ve Fatih Büfesi gezip görmekten yorulanlar için güzel bir dinlenme fırsatı sunar. Gülhane Parkı, bu anıtlar kentinin az sayıdaki gölgelik dinlenme alanlarından biridir.

  1. Arkeoloji Müzesi: Klasik heykeller, göz alıcı oymalarla süslü lahitler, Osmanlı çinileri ve imparatorluğun dört bir yanından gelen hazineler dünyanın en büyük arkeoloji koleksiyonlarından birini oluşturur.
  2. Darphane-i Amire: İstanbul’un tarihine ilişkin sergileri barındırır.
  3. Aya İrini Kilisesi: 6. yüzyıl tarihli Bizans kilisesi, genel uygulamanın aksine camiye dönüştürülmemiştir.
  4. III. Ahmet Çeşmesi: İstanbul’un en güzel Rokoko yapılarından biri olan çeşme, 18. yüzyılın başından kalmadır. Çeşmede, burayı cennet çeşmelerine benzeten yazıtlar dikkat çeker.
  5. Soğukçeşme Sokağı: Bu dar sokak boyunca geleneksel ahşap evler sıralanır.
  6. Caferağa Medresesi: Eski medresenin avlusunda sakin bir kafe vardır. Avlu kuyumcular, hattatlar ve diğer zanatkarların dükkanlarının bulunduğu revaklarla çevrilidir.
  7. Gülhane Parkı: Bir zamanlar gül bahçesi olan ağaçlıklı park sarayın hemen dışında yer alır ve kentin sıcağından kaçmak isteyenlere serin bir gölgelik sağlar.
  8. Bab-ı Ali: Bir zamanlar Osmanlı sadrazamlık binasının girişi ve simgesi olan eski Bab-ı Ali’nin yerinde Rokoko bir kapı vardır.
  9. Topkapı Sarayı bilet gişesi
  10. Zeynep Sultan Camisi: Bir Bizans Kilisesini andıran cami 1769 yılında III. Ahmet’in kızı Zeynep Sultan tarafından yaptırılmıştır.

 

 

topkapigarden

Fatih Sultan Mehmet tarafından resmi ikametgah olarak yaptırılan Topkapı Sarayı, kentin fethinden kısa bir süre sonra, 1459-1465 yılları arasında inşa edilmiştir. Saray, tek bina yerine, Osmanlı’nın göçebe günlerindeki çadır kentlerin taş benzeri olarak, dört büyük avluyla çevrili köşkler biçiminde tasarlanmıştır. 400 yıl boyunca yönetim merkezi olan sarayda, asker ve memur yetiştirilen Enderun okulu bulunuyordu. Hükümetin 18. yüzyılda Bab-ı Ali’ye taşınması ve Abdülmecit’in 1853 yılında Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmesiyle saray halkı Topkapı’yı terk etti. Saray 1924 yılında müzeye dönüştürülerek halka açılmıştır.

Babüsselam

divanıhümayun

 

topkapipalace

  1. Saray girişi olan Babüsselam
  2. Divan-ı Hümayun: Padişah, vezirlerin bir araya geldiği Divan-ı Hümayun toplantılarını bazen kafes arkasından izlerdi.
  3. Harem: Padişahların eşleri ve cariyelerin yaşadığı odalardan oluşan labirent yapı aynı zamanda bir okuldur.
  4. Babüssade: Ak Ağalar kapısı olarak da bilinir.
  5. Kutsal Emanetler Odası
  6. Hazine ve Saltanat Giysileri Sergisi
  7. III. Ahmet Kütüphanesi: Zarif mermer yapı 1719 yılında inşa edilmiştir. Ana girişin altındaki duvarda gösterişli bir çeşme bulunur.
  8. Bağdat Köşkü: IV. Murad tarafından Bağdat’ın fethi onuruna 1639 yılında yaptırılmıştır. Mavi-beyaz renkli çiniler görülmeye değer.
  9. Sünnet Köşkü

babüssade

kutsalemanetlerodası

Osmanlı sultanları 600 yıllık saltanatları boyunca göz alıcı bir hazine oluşturdular. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra imparatorluk koleksiyonları kamulaştırıldı ve hazinelerin büyük bölümü Topkapı Sarayı’nda sergilenmeye başlandı. Koleksiyonlarda diplomatik hediyeler ve saray atölyelerinde çalışan zanaatkarların eserlerinin yanı sıra, askeri seferlerde ele geçirilmiş ganimetler de yer alır. Bunların büyük kısmı Osmanlı İmparatorluğu’nun genişleme döneminde Suriye, Arabistan ve Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim’in hükümdarlığından kalmadır.

Seramik Cam ve Gümüş İşleri:

Mutfaklarda sarayın seramik, cam gümüş işleri koleksiyonu sergilenir. Osmanlı ve Avrupa eserleri, geniş Çin ve Japon porselenlerinin gölgesinde kalır. Bunlar Türkiye’ye Avrupa ve Uzakdoğu arasında uzanan İpek Yolu üzerinden getirilmiştir. Topkapı, Çin’den sonra, dünyanın en güzel Çin porselenleri koleksiyonuna ev sahipliği yapar.

Sergilenen zarif Çin porselenleri Sung, Ming ve Çing hanedanlarından kalmadır. Çin estetiğinin Osmanlı zanaatkarları üzerindeki büyük etkisi, özellikle İznik’te gelişmeye başlayan çini endüstrisinin tasarımlarında kendini göstermiştir. Topkapı Sarayı koleksiyonunda İznik çinileri bulunmaz, ancak saray duvarlarını süsleyen çinilerin çoğu İznik’te üretilmiştir. Burada aynı zamanda 12 bini bulan saray sakini ve konuk için yemek yapılan devasa kazanlar ve diğer mutfak gereçleri sergilenir.

ııı.ahmetçeşmesi

itfaiyekameriyesi

Silahlar ve Zırhlar:

İmparatorluğun dört bir yanından toplanan vergi ve haraçlar bir zamanlar İç Hazine olarak bilinen bu hazinede saklanırdı.

Sergilenen silahlar arasında süslü kılıçlar ve sultanlar tarafından özellikle II Beyazıt çok yetenekli bir zanaatkardı, yapılan bir kaç yay vardır. Koleksiyonda ayrıca 15. yüzyıldan kalma zincir zırhlar ve renkli kalkanlar bulunur. Kalkanların metal merkezleri çiçek boyalı ve sıkıca örülmüş hasırlarla sarılmıştır.

Padişah Giysileri:

Padişah Giysileri koleksiyonu, padişahın kıyafetlerini düzenlemekle görevli saray memurlarının yaşadığı İç Oğlanlar Salonu’nda sergilenir. Padişahın ölümünden sonra kıyafetlerinin özenle katlanıp mühürlü sandıklarda saklanması bir saray geleneğiydi. Bu uygulama sayesinde Fatih Sultan Mehmet’in mükemmel biçimde korunmuş bir kaftanını görebilirsiniz. II Mahmut döneminde yapılan reformlar giyim tarzında da yenilikler getirmiştir.

Minyatürler, El Yazmaları ve Saatler:

Topkapı Sarayı’nda bulunan 13 bini aşkın minyatür ve el yazmasının tamamını bir arada sergilemek olanaksızdır. Bu koleksiyonun bir çok önemli parçası bulunmaktadır. Bunlardan bazıları, Göçebe Yaşamındaki Şeytanlar ve Canavarlar olarak bilinen bir dizi minyatürdür.

17. yüzyıldan sonra kentte duvar ve cep saati yapan büyük ustalar bulunmasına rağmen Topkapı Sarayı’nın saat koleksiyonu sultanlara hediye edilen ya da onların aldığı Avrupa saatlerinden oluşur.

Kutsal Emanetler Dairesi:

İslam’ın başlıca kutsal emanetlerinden bazıları Müslümanlar için önemli bir ziyaret mekanı olan Kutsal Emanetler Dairesi’nin (Hırka-i Saadet Dairesi olarak da bilinir) beş odasında sergilenir. Kutsal  emanetlerin büyük bölümü, Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılındaki Mısır ve Arabistan seferleri sonucu halife sıfatını almasıyla kente getirilmiştir. 

Koleksiyondaki en önemli hazine peygamberin hırkasıdır (Hırka-i Şerif). Ziyaretçiler hırkanın bulunduğu odaya giremezler ve sadece giriş odasındaki açık bir kapıdan içeriye bakabilirler. Hafızlar hırkanın saklandığı altın kaplama sandığın başında gece gündüz Kuran-ı Kerim okurlar. Sandığın hemen önünde peygamberin iki kılıcını görebilirsiniz. Giriş odasındaki bir camekanda peygamberin Sakal-ı Şerif olarak bilinen sakalından bir parça, bir dişi, onun tarafından yazılmış bir mektup ve yine ona ait bir ayak izi vardır. 

Diğer odalarda, sonraki padişahlarca Kabe’de kullanılmak üzere Mekke’ye gönderilmiş işlemeli kilitler ve anahtarlar sergilenir.

kaşıkçıelması

Hazine Dairesi:

Binlerce değerli taşın bulunduğu hazine dairesi dört bölümden oluşur ve sarayın en etkileyici sergilerine ev sahipliği yapar. Sultanların ve vezirlerin mücevherleri aslında hazineye aitti ve sahiplerinin ölümünden sonra saraya iade edilirdi. Saray kadınlarının mücevherleriyse tamamen kendilerine ait olduğundan burada pek az kadın mücevheri sergilenmektedir. İlk salonda, III. Mustafa’nın resmi törenlerde giymesi için hazırlanmış elmas kakmalı bir zincir zırh bulunur. Diplomatik hediyeler arasında, Hindistan’dan Sultan Abdülaziz’e gönderilen inci heykelcik yer alır. Koleksiyonun önemli parçaları ikinci salonda görülebilir. Bu bölümün yıldızı, I. Mahmut tarafından saray atölyesinde yaptırılan Topkapı Hançeri’dir. İran Şahı Nadir’e hediye edilmek üzere tasarlanan hançer İran’a ulaştırılamadan, şah yaşamını yitirmişti. 

Üçüncü salonda Hazine Dairesi’nin en çok bilinen eseri 86 karatlık Kaşıkçı Elması söylentiye göre 17. yüzyılda İstanbul’da çöp yığınları arasında bulunmuş ve bir hurdacıdan üç kaşık karşılığında satın alındığı rivayet edilir. 

Dördüncü salondaki taht İran şahının hediyesidir ve Topkapı Hançeri gibi büyük öneme sahiptir.

2. Arkeoloji Müzesi

19. yüzyılın ortalarında oluşturulmaya başlanan arkeoloji koleksiyonu, Osmanlı valilerinin imparatorluğun dört bir yanında eserler yollamasıyla kısa sürede genişlemiş ve böylece müze dünyanın en zengin klasik dönem koleksiyonlarından birine sahip olmuştur. Müzede daha erken dönemden eserlerde sergilenir. Ana bina, Osman Hamdi Bey’in gün ışığına çıkardığı buluntuların sergilenmesi için yaptırılmıştır. Ünlü arkeolog ve ressam, Lübnan’daki Sayda kentinin kral mezarlığında göz alıcı lahitler keşfetmiştir. Müzeye 1992 yılında eklenen kanattaysa Çocuk Müzesi bulunur.

Arkeoloji müzesi’nin ana binasında çok değerli eserler yer almaktadır.

İskender Lahti: MÖ. 4. yüzyıl sonlarından kalma mermer oyma lahtin Sayda Kralı Abdalonymus için yapıldığı sanılmaktadır. Lahitte Makedonyalı Büyük İskender’in Persler’e karşı kazandığı zafer tasvir edilmiştir; lahtin adı buradan gelmektedir.

Kadeş Anlaşması: Bu tablet MÖ 1269 yılında Mısırlılar ile Hititler arasında yapılmış olan dünyanın ilk yazılı barış anlaşmasıdır. Çok sayıdaki maddesi arasında, siyasi mültecilerin iadesini dair hükümlerde vardır.

Takdim Mozaik İkonu: MS. 6.-7. yüzyıl tarihli zarar görmüş pano Kalerderhane Camisi’nden getirilmiştir. İkon Bizans’ın ikon kırıcılık döneminden kurulan tek dinsel figüratif mozaiktir.

 

arkeolojimüseiplanı

kadesantlamısı

arkeolojimüzesibahçesi

çiniliköşk

Çinili Köşk, Topkapı Sarayı’nın dış surlarının içinde yer alan, 1472 yılından kalma bir köşktür. Osmanlı sultanı II. Mehmed tarafından yazlık saray ya da köşk olarak yaptırılmıştır. Mimarı kesin olarak belli olmasa da bazı kaynaklar Mimar Atik Sinan tarafından yapıldığını belirtmektedir. Sırça Köşk ya da Sırça Saray olarak da adlandırılır.

1875 ile 1891 yılları arasında Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) olarak hizmet vermiştir. 1953 yılında Türk ve İslam Sanatları Müzesi olarak kamuya açılmıştır. Daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin bünyesine katılmıştır. Müzede Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden kalma İznik çinisi ve seramik örnekleri sergilenmektedir. (kaynak: vikipedi)

3. Darphane-i Amire

Osmanlı darphanesi 1727 yılında açılmıştır, ancak bugünkü yapıların büyük bölümü, kompleksin genişletildiği II. Mahmut döneminden kalmadır. 1967 yılında yeni binasına taşınan darphanenin yerinde günümüzde Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlı çeşitli birimler hizmet vermektedir. Çalışma saatleri içinde avlu ziyaret edilebilir.

darphaneiamire

4. Aya İrini

 

ayairini

Bugünkü bina 6. yüzyılda inşa edilmiş olsa da, Aya İrini kilisesi, İstanbul’un ilk Hıristiyan bölgesi olduğu sanılan yerde yapılan  üçüncü yapıdır. Kilise kentin 1453 yılında fethedilmesinden sonraki on yıl içinde Topkapı Sarayı’na dahil edilmiş ve daha sonra silah deposu olarak kullanılmıştır. İyi bir akustiğe sahip olan kilisede bugün İstanbul Müzik Festivali kapsamında çeşitli konserler düzenlenmektedir.

İç mekanda, kentteki diğer Bizans kiliselerinden günümüze ulaşamayan üç etkileyici bölüm bulunur. Apsise yerleştirilmiş yarım daire şeklindeki beş kademeli sıradan oluşan synthronon’da ayini yöneten rahipler bir arada otururdu. Apsisin üzerinde, altın yaldızlı zemin üstünde basit, siyah bir mozaik haç dikkat çeker. Haç figüratif imgelerin yasaklandığı ikonkırıcılık döneminden kalmadır. Kilisenin hemen arkasında bulunan revaklarla çevrili avluda, bir zamanlar Bizans imparatorlarının yattığı somaki mermerinden lahitler bulunuyordu. Lahitlerin büyük kısmı, günümüzde Arkeoloji Müzesi’ndedir.

5. III. Ahmet Çeşmesi

İstanbul’daki en güzel çeşmelerden biri olan III. Ahmet Çeşmesi 1729 yılında yapılmıştır. Çeşme, iki yıl sonra patlak veren ve III. Ahmet’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan isyanlardan kurtulabilen az sayıdaki eser arasındadır. Lale Devri’nde sultan tarafından yaptırılan anıtların çoğu bu dönemde tahrip edilmiştir. Türk Rokoko üslubunun güzel bir örneği olan yapı beş küçük kubbesi, mihrap şeklindeki nişleri ve çiçek desenli rölyefleriyle görülmeye değer.

Osmanlı çeşmeleri fıskiyeli değildi ve daha çok kamuya açık gösterişli musluklar olarak içme suyu ihtiyacını karşılıyordu. Bunlar bazen soğuk içeceklerin sunulduğu sebil olarak da kullanılırdı.

III. Ahmet Çeşmesi’nin dört kenarındaki mermer paneller üzerinde birer musluk bulunur. Her musluğun üzerinde 17. yüzyıl Osmanlı şairi Seyit Vehbi Efendi Efendi tarafından hatla yazılmış beyitler dikkat çeker. Kitabede, mavi-yeşil renkli zemin üzerine altın yaldızlı harflerle çeşmenin ve onu yaptıranın isimleri yazılıdır. Yapının dört köşesinde, kafes işi mermer oymalarla süslenmiş üç pencere ve onların hemen altında birer sebil vardır. Burada, diğer çeşmelerdeki buzlu su yerine gümüş kadehlerde şerbet ve tatlandırılmış su sunulurmuş.

Brunnen_Sultan_Ahmet_III

6. Soğukçeşme Sokağı

Topkapı Sarayı’nın dış duvarlarıyla Ayasofya’nın yüksek minareleri arasında sıkışıp kalmış olan parke taşlı dar ve dik sokağın iki yanında etkileyici tarihi ahşap konaklar sıralanır. Bunlara benzer geleneksel evler 18. yüzyıl sonlarında inşa edilmeye başlanmıştır.

Soğukçeşme Sokağı üzerinde yer alan evler Türk Turing ve Otomobil Kulübü tarafından 1980’lerde restore edilmiştir. Ziyaretçilerin gözdesi olan pastel renklerdeki Ayasofya Konakları dokuz binaya yayılmıştır. Tarihi evlerden biri de TTOK tarafından İstanbul’a ilişkin tarihsel yazılar, gravürler ve fotoğraf arşivinin bulunduğu bir kütüphaneye dönüştürülmüştür. Sokağın aşağı ucunda yer alan eski Roma sarnıcı günümüzde Sarnıç Lokantası olarak hizmet vermektedir.

soğukçeşme

soğukçeşmesokağı

7. Caferağa Medresesi

caferağamedresesi

Dar bir sokağın sonunda yer alan huzur dolu mekan, 1559 yılında Mimar Sinan tarafından dönemin harem ağası için medrese olarak inşa edilmiştir. Sinan’ın büstü avluya hakimdir; burada ayrıca masaları avluya çıkarmış bir kafe bulunur. Bir zamanlar öğrencilerin barındığı odalarda mücevher, ipek baskı, seramik ve hat sanatı gibi el sanatlarından örnekler sergilenmektedir.

8. Gülhane Parkı

Gülhane Parkı bir zamanlar Topkapı Sarayı’nın arazisinin aşağı kısmını oluşturuyordu. Bugün bakımlı ve hafta sonları ziyaretçi akınına uğrayan park, gölgelik yollarıyla, kafelerdeki harika manzaralarıyla ve gölgelik gezinti yollarıyla hoş bir doğal güzellik olarak İstanbulluları kucaklamaktadır.

Eski ahırlardan dönüştürülmüş bir binada yer alan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde İslam tarihi boyunca Müslüman bilginlerin keşifleri ve çeşitli icatlar sergilenir. Parkın sonunda, 3. yüzyıl tarihli iyi korunmuş bir zafer anıtı olan Gotlar Sütunu yükselir.

Parkın kuzeydoğusu boyunca uzanan Kennedy Caddesi’nden, Haliç sularının Boğaziçi’ne karıştığı işlek noktanın manzarası görülmeye değer güzelliktedir.

gülhane

9. Cağaloğlu Hamamı

1741 yılında I. Mahmut tarafından yaptırılan Cağaloğlu Hamamı kentin en görkemli hamamlarından biridir. Buradan sağlanan gelir Ayasofya’da bulunan Mahmut Kütüphanesi’ne aktarılıyordu. Daha küçük hamamlarda kadınlar ve erkeklere farklı günler tahsis edilirken burası gibi büyük hamamlarda iki ayrı bölüm vardır. Cağaloğlu Hamamı’nın kadın ve erkek bölümleri birbirine dik açı yapacak biçimde inşa edilmiş ve girişleri ayrı sokaklardan verilmiştir. Cağaloğlu Hamamı yabancı ziyaretçilerin gözdesidir ve personeller çalışma yöntemleri hakkında bilgi vermekten memnuniyet duyarlar. Terlemek istemiyorsanız, erkekler bölümünün giriş koridoruna ve camekanına göz atabilirsiniz. Burada Osmanlı hamam geleneğinin izleri görülebilir. Bunların arasında, eskiden kadınların çoğu için evlerinden çıkıp gidebilecekleri tek yer olan hamamların simgesi haline gelmiş olan tahta nalınlar vardır. Yıkandıktan sonra huzur dolu camekandaki süs havuzunun yanında oturup bir şeyler içebilirsiniz.

10. Bab-ı Ali

Osmanlı hükümetini ifade eden Bab-ı Ali terimi “yüce kapı” anlamına gelir. Sadrazamın sarayına ve hükümet dairelerine açılan bu anıtsal kapının yapılmasından sonra, İstanbul’da görevli yabancı elçiler Bab-ı Ali Elçileri olarak anılmaya başlamıştı. Bab-ı Ali kurumu zaman zaman sultanların kaprislerini dengeleyen etkili bir unsur olarak Osmanlı toplumunda önemli bir rol oynamıştır.

Bugünkü göz alıcı Rokoko kapı 1840’larda inşa edilmiştir. Bu korunaklı anıtın arkasındaki resmi binalar cumhuriyetin ilanından sonra vilayet konağı olarak kullanılmaktadır.

babıali

11. Sirkeci Garı

Göz alıcı vir yapı olan Sirkeci Garı Avrupa’dan gelişi dört gözle beklenen Şark Ekspresi için yapılmıştır. Lüks tren, garın resmen hizmete girdiği 1890’dan bir öncesinde İstanbul seferlerine başlamıştı. Alman mimar August Jasmund tarafından tasarlanan garın pencere, kemer ve taş işçiliği gibi özellikleri kentin mimari geleneklerinin çeşitliliğini yansıtır.

Bölgede yürütülen kültürel gelişim projesinin bir parçası olarak Topkapı Sarayı’nın bazı hazineleri garın ana salonunda sergilenmektedir.

Gar lokantası kentin karmaşasından uzaklaşıp biraz dinlenmek için idealdir. Sirkeci Garı’ndan Trakya’ya ve çeşitli Avrupa ülkelerine düzenli seferler yapılır. İstanbul’un diğer büyük tren istasyonu Anadolu Yakası’ndaki Kadıköy’de yer alan Haydarpaşa Garı’dır. 

sirkeciharı

orient express

Dünyaca Ünlü Şark Ekspresi:

İlk seferini 1899 yılında Paris’ten İstanbul’a 2.900 km kat ederdi. Sirkeci Garı ve Pera Palas Oteli bu özel trende seyahat eden yolcular için yapılmıştır. “Kralların treni, Trenlerin Kralı”nın varlıklı ve ayrıcalıklı konuklar arasında devlet başkanları, siyasetçiler, aristokratlar ve oyuncuların yanı sıra, krallar da bulunuyordu. Hatta Bulgar Kralı III. Boris, tren ülkesinden geçerken makinistten trenin idaresini alırmış.

Adı hep “egzotik” ve “romantik” sözcükleriyle anılan Şark Ekspresi, İstanbul’un casus diplomatların ve silah tacirlerinin cirit attığı tehlikeli bir kent olarak gören oryantalist bakış açısıyla değerlendirilirdi. Ekspres altı film ve bir müzikal eserin yanı sıra, en az 19 kitaba esin kaynağı olmuştur; bunlar arasında İngiliz yazar Agatha Christie’nin Şark Ekspresi’nde Cinayet ve Graham Greene’in İstanbul Treni romanları okunmaya değerdir. Soğuk Savaş döneminde lüksünden çok şey kaybeden tren, bir restoran vagonu bile olmaksızın, 1977 yılına kadar haftada iki kez İstanbul’a gelmeyi sürdürmüştür.

]]>
http://samdonmez.com/sarayburnu/feed/ 0 483
Sultanahmet ve Ayasofya http://samdonmez.com/sultanahmet-ve-ayasofya/ http://samdonmez.com/sultanahmet-ve-ayasofya/#respond Sat, 13 Mar 2021 08:37:35 +0000 http://samdonmez.com/?p=253

Sultanahmet ve Ayasofya Çevresi

1. Ayasofya Müzesi

Ayasofya, dünyanın en önemli mimari eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ayasofya yada Hagia Sophia, “Kutsal Bilgelik Kilisesi” anlamına gelmektedir ve cennetin bu dünyadaki bir yansıması olarak tasarlanmıştır. 1400 yılı aşkın tarihiyle 6. yüzyıl Bizans başkenti olan Konstantinapol’ün gelişmişliği kanıtlar nitelikte bir eserdir. Sonraki yüzyıllarda kent mimarisinin esin kaynağı olan Ayasofya İmparator İustinianos tarafında  537 yılında yaptırılmıştır. Daha önce aynı yerinden iki eski kilise kalıntılarının üzerinden üzerine inşa edilmiştir. Bu görkemli yapı 6. yüzyıldan yani 537 yılından 15. yüzyıla kadar yani 1453 yılına kadar kilise olarak hizmet vermiştir. Osmanlı’nın İstanbul’u fethi ile camiye dönüştürülmüş ve yapıya ayrıca 4 adet minare eklenmiştir. Ayrıca etrafında bulunan çeşme ve türbelerde Osmanlı döneminden kalmıştır. Ayasofya’nın devasa kubbesinin ayakta kalabilmesi için dış cephe payandalarla desteklenmiştir.

_MG_0509

Bir zamanlar üst duvarları süsleyen figüratif mozaiklerden günümüze kalanlar yapının mutlaka görülmesi gereken kısımları arasında yer almaktadır. Bizans sanatının en seçkin örnekleri olarak kabul edilen bu mozaiklerin ikonkırıcılık döneminden sonra 9. yüzyıl veya daha geç bir dönemde yapıldığı sanılmaktadır.

Zemin Kat
Bizans döneminde sadece imparatorların kullandığı giriş kapısı günümüzde müzenin giriş kapısı olarak kullanılmaktadır, bu kapının hemen üstünde en önemli mozaiklerden biri yer almaktadır. Mihrap, Minber, Hünkar Mahfili, Müezzin Mahfili, I Mahmut Kütüphanesi ve Vaiz Kürsüsü  Ayasofya’ya Osmanlı döneminde eklenen zenginliklerdendir.

IMG_6057

IMG_6060

Galeriler
Ayasofya galerilere girişe göre solda kalan rampadan ulaşılır. Galeride de çok önemli mozaikler bulunmaktadır. Bunlardan bazıları, “İmparator Aleksandros’un kafatası tutarken gösteren mozaik”, güney galeride bulunan  “Çocuk İsa’yı tutan Meryem mozaiği” , “İsa ile İmparator IX. Konstantinos Monomakhos ve İmparatoriçe Zoe mozaiği”, “Deisis Mozaiği”dir.

IMG_6062

IMG_6077

Üst Duvarlar ve Kubbeler
Apsise kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryem’i gösteren çarpıcı bir mozaik hakimdir. Diğer bir mozaikte Cebrail ve Mikail melekler tasvir edilmiştir. Altı Kanatlı Melek mozaiği diğer bir önemli mozaiktir.

Nef
56 metre yüksekliğindeki devasa bir kubbeyle örtülü geniş nefin görkeminden etkilenmemek mümkün değildir.

Türbeler
Ayasofya’da üç adet türbe bulunur. Bu türbeler, II. Selim, II. Murat ve III. Mehmet’e aitlerdir. Bunlardan en eskisi olan II. Selim türbesi Mimar Sinan tarafından 1577 yılında yaptırılmıştır. Türbenin iç mekanı tamamen İznik çinileriyle bezelidir.

Şadırvan
1740 yılı civarında yapılan şadırvan Ayasofya’da mutlaka görmenin gereken bir Osmanlı eseridir. Osmanlı Rokoko üslubunun güzel örneklerinden biri olarak görülmektedir.

IMG_6063

IMG_6090

IMG_6087

2.Sultanahmet Camisi

Sultanahmet Camisi, halk arasında Mavi Cami (Blue Mosque) olarak da bilinir. Mavi Cami olarak bilinmesinin sebebi iç mekanı kaplayan İznik çinileridir (İznik yazımızda bahsetmiştik.). Sultanahmet Camisi ziyaretçilerine günün her saatinden eşsiz bir manzara sunar ve özellikle gece aydınlatmaları büyüleyicidir. I. Ahmet tarafından 1609-16 yılları arasında yaptırılan cami, Topkapı Sarayı’nın da mimarı olan Mehmet Ağa tarafından yapılmıştır. 6 minareye sahip görkemli cami Osmanlı’nın duraklama dönemi denk geldiği için yapımı eleştirilere meydan vermiştir.

_MG_0562

_MG_0580

İç Mekan
Oymalarla süslenmiş beyaz mermer minber 17. yüzyıldan kalmadır ve cuma hutbelerinde kullanılır. İç mekanın tamamı İznik çinileriyle kaplıdır ve dekorasyonda hiçbir masraftan kaçınılmamıştır. Çiniler, İznik çinilerinin zirve yaptığı döneme aittir. Hünkar Mahfili, padişah ve maiyetine özel olarak ayrılmıştır. Fil ayakları olarak adlandırılan kolonlar kubbenin ağırlığını destekler ve cami içine hoş bir görüntü katar. Camide 250’den fazla pencere bulunmaktadır ve bu pencereler caminin içini aydınlık ve ferah olarak gösterir.

Kubbeler Minareler
Sıra sıra zarif kubbeler avludan bakıldığından camiye çarpıcı görüntü sağlar. Kubbeler ve yarım kubbelerin iç kısmı göz alıcı desenlerle bezenmiştir. Altı minaresi bulunan caminin minarelerinin bazılarında iki bazılarında üç şerefe bulunur.

_MG_0572

80430010

Dış Mekan ve Avlu
Avlu namazgahla aynı genişliktedir ve camiye dengeli bir üslup kazandırır. Avluda bulunan şadırvan, altıgen şekilde zarif bir tasarıma sahiptir. Avlunun dışında cemaatin abdest alması için musluklar bulunur.

3.Yerebatan Sarnıcı

İstanbul’un en ilgi çekici yerlerinden biri Yerebatan Sarnıcı’dır. 532 yılında daha önce aynı yerde bulunan sarnıcın yerine inşa edildiği düşünülmektedir. İmparator İustinianos tarafından Bizans’ın büyük sarayının su ihtiyacını karşılamak için yaptırılmıştır. Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden sonra 1 yüzyıl boyunca fark edilmemiştir.

Ziyaretçiler bugün Sarnıcı ziyaret ettiklerinde klasik müzik eşliğinde ancak sarnıcın 3’te 2’sini görebilirler. Kalan kısım 19. yüzyılda tuğla örülerek kapatılmıştır. Sarnıcın tavanı her biri 8 metre yüksekliğinde 336 sütunla desteklenmiştir. Uzaktaki köşede iki sütunun Medusa başı biçiminde kaideleri vardır. Bizanslılarca eski anıtlardan sökülmüş kaidelerin, su perilerinin kutsal mabedi olan “nymphaion”dan getirildiği sanılmaktadır.

yerebatansarnıcı

yerebatanmedusabaşı

4.İstanbul El Sanatları Merkezi

El sanatlarına ilgi duyanların mutlaka ziyaret etmesi gereken yer olan İstanbul El Sanatları Müzesi, eskiden Mehmet Efendi Medresesi olarak kullanılan mekandadır. Merkezde seramik ustaları ve hat ustaları gibi zanaatkarları yeteneklerini sergilerken görebilir ve bu eserleri satın alabilirsiniz. Merkezin hemen yakınında “Yeşil Ev” oteli kartpostallık bir manzara sunar.

_MG_0530

5.Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Karşılıklı küçük dükkanlarla sarılmış Arasta Çarşısı’nın hemen yakınlarında yer alan Büyük Saray Mozaikleri müzesi, Bizans dönemi Büyük Sarayı’nın bir bölümünün üstünün kapatılmasıyla yapılmıştır. Bizans’ın Büyük Sarayı’nın imparatorluğun en parlak döneminde bir çoğu altın yaldızlı mozaiklerle süslenmiş yüzden fazla odaya sahipti. Bu mozaik dizisi 1872 m2’yi bulan yüzey genişliğiyle Avrupa’nın günümüze ulaşmış en büyük mozaiklerinden biridir. Yapımında Bizans’ın dört bir yanından ustaların çalıştığı İmparatorluk atölyelerinde yapılmıştır. 150’den fazla insan ve hayvan figürünün betimlendiği mozaiğin bir dönem Hipodrom’un (Sultanahmet Meydanı) yanındaki tören alanına giden yolu süslediği düşünülmektedir.

_MG_0551

_MG_0549

_MG_0536

6.Türk İslam Eserleri Müzesi

40 binden fazla esere ev sahipliği yapan Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın en yetenekli sadrazamlarından olan Pargalı Damat İbrahim Paşa’nın sarayına kurulmuştur. Sultanahmet Meydanında, Sultanahmet Camisinin hemen karşısında yer alan müzede, İslam’ın ilk dönemlerindeki Emevi Devletinden (664-750), modern çağlara kadar eserler sergilenmektedir. Her salon İslam Dünyası’nın farklı bir dönemine ya da bölgesine ayrılmıştır. Müzenin zemin katında İç Anadolu ve Doğu Anadolu yörükleri başta olmak üzere Anadolu’da yaşayan farklı halkların yaşam tarzlarına ayrılmış etnografik bir sergi vardır.

_MG_0553

7.Haseki Hürrem Hamamı

Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1556 yılında yaptırılan Haseki Hürrem Hamamı, Mimar Sinan’ın eseridir. Haseki Osmanlı Haremin padişahın gözdesi olan hatuna verilen isimdir. Kadınlar ve erkeklere ayrılan hamam Ayasofya’nın Cami olarak kullanıldığı dönemde buradaki cemaat için tasarlanmıştır. Yüzünü Ayasofya’ya dönmüş hamam kentin en dikkat çeken hamamlarından biridir. 350 yılı aşkın bir zamandır halka açık olan hamam 1910 yılında kapatılmıştı. Hamam olarak kullanılmadığı dönemlerde farklı amaçlarda hizmet veren yapı 2011 yılındaki restorasyon ile tekrar hamam olarak kullanılmaya başlanmıştır.

_MG_0522

8.At Meydanı (Hipodrom)

Bir zamanlar Konstantinapol’ün merkezinde bulunan devasa stadyumdan bugün günümüze pek bir şey kalmamıştır. Stadyum atlı savaş arabaları yarışları için MS. 3. yüzyılda İmparator Septimius Severus tarafından yaptırılmıştır. Stadyumun yaklaşık yüz bin kişilik izleyici kapasitesine sahip olduğu düşünülmektedir. Parkı çevreleyen yol neredeyse doğudan batıya eski araba yarışı pistini seyreder. Hipodrum’un yarım daire biçimli arka bölümünün kemerleri halen günümüzde mevcuttur. Stadyum’un ortasında bulunan Dikilitaş, başkente tarihi bir hava katmak için Mısır ve Yunan uygarlıklarının izlerini taşımaktadır. MÖ 1500 yıllarından kalma olduğu düşünülen Dikilitaş Luksor’dan (Mısır) getirilmiştir. Bunun yanında Delphoi’den (Yunanistan) getirilmiş Yılanlı Sütun bulunur.

_MG_0581

_MG_0594

Bugüne kadar gelen diğer taşın tarihiyle ilgili bilgiler kesin değildir. Örme Sütun olarak da anılan dikilitaş 10. yüzyılda restore ettiren Porphyrogenetos’un adıyla anılır. Örme sütunun üstünde Yeniçerilerin hedef tahtası olduğunu kanıtlar nitelikte yaralar bulunmaktadır. Hipodrom meydanındaki tek yapı II. Wilhelm’in kenti ziyareti sırasında yaptırılan Alman Çeşmesidir. Hipodrom Meydanında 532 yılında rakip araba yarışçılar arasında çıkan kavga bir isyana dönüşmüş ve İstanbul’un en kanlı olaylarından biri olan Nika ayaklanması çıkmıştır.

Antik-Hipodrom

_MG_0596

9.Binbirdirek Sarnıcı

İstanbul’un altında Bizans döneminden kalma birçok su sarnıcı bulunmaktadır. Bunlardan en büyük Yerebatan sarnıcı olup yıllık 1 milyon kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Yerebatan Sarnıcının ardından ikinci büyük sarnıç Binbirdirek Sarnıcıdır. 64 m’ye 56 m’lik bir alanı kaplayan sarnıç 360bin kişinin 10 günlük su karşılayabilecek kapasiteye sahiptir. MS. 4. yüzyılda inşa edilen sarnıç 264 mermer sütun ile desteklenir.

10.II. Mahmut Türbesi

Büyük sekizgen yapı Roma mimari üslubuna göre inşa edilmiştir. II. Mahmut, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit’in türbeleri burada bulunur. Türbe II. Mahmut’un ölümünden 1 yıl önce yaptırılmıştır. Devasa türbenin dışında zarif mezar taşları, çeşmesi ve uç kısımda bir kafeden oluşan bir hazire bulunur. Şair, Yazar ve Siyasetçi Ziya Gökalp’in mezarı da bu hazire içinde yer alır.

11.Çemberlitaş

Çemberlitaş sütunu 35 metre yüksekliğindedir ve MS. 330 yılında yaptırılmıştır. O dönemde Bizans’ın yeni başkenti olan İstanbul’un kutlamaları adına yapılan sütunun yapımı için Mısır’daki Hierapolis kentinden somaki mermerler getirilmiştir. Sütunda 10 taş katman bulunmaktadır ve bu katmanlar 416 yılında metal halkalarla sağlamlaştırılmıştır. 1779’da İstanbul’da çıkan büyük yangın bir çok yangın atlatan sütun, o yangından sağ çıkınca yanık sütun olarak anılmaya başlanmıştır. Güçlendirmek amacıyla çevresine taşlar örülen sütunun etrafında birbirinden değerli kutsal emanetlerin gömülü olduğu söylenir. Bunların arasında Nuh’un gemisini yaparken kullandığı balta, Magdalalı Meryem’in kutsal yağ şisesi ve Hz. İsa’nın mucizevi bir biçimde çoğaltarak büyük bir kalabalığı doyurduğu ekmekten bir parça bulunur.

_MG_0614

12.Sokullu Mehmet Paşa

Selim döneminde sadrazam olan Sokullu Mehmet Paşa tarafından vakfedilen bu cami Mimar Sinan tarafından 1571-2 yıllarında yaptırılmıştır. Eğimli bir arazi üzerine inşa edilen cami için Mimar Sinan’ın bulduğu çözüm hayranlık uyandırıcıdır. Ara sokaklardan geçip ufak bir hazireden sonra caminin içine bahçesine girdiğinizde sizi derin bir huzur kaplar. İç mekanda oymalarla süslü mihrabın etrafındaki duvarlar boydan boya İznik Çinileri ile süslüdür.

_MG_0636

_MG_0631

13.Küçük Ayasofya Camii

Bu eski kilise adaşı olan Ayasofya’dan birkaç yıl önce, 527 yılında inşa edilmiştir. İmparator İustinianos tarafından uzun hükümdarlık günlerinin başlarında inşa edilen kilise günümüzde cami olarak kullanılmaktadır. İlgi çekici atmosferi olmasına rağmen, adaşı kadar ilgi göremeyen eski kilise, günümüzde ara sokaklarda kalmış olmasından ötürü ziyaretçi akınlarına uğramamaktadır. İç mekanda, düzensiz bir sekizgen oluşturan sütunlar iki kat boyunca ortadaki 16 kemerli büyük kubbeyi destekler. Küçük Ayasofya ya da eski adıyla Aziz Sergios kilisesi iki önemli yapının arasındadır. Bunlar, Hormisdas Sarayı ile Sen Piyer Kilisesidir. Ama kilise bu iki eserden de uzun ömürlü olmuştur.

_MG_0645

_MG_0647

14.Bukoleon Sarayı

Bizans İmparatorlarının Büyük Saray’ından geriye kalanları bulmak büyük bir uğraş gerektirmektedir. Küçük Ayasofya Camisi’nden eski Fransız Hapishanesine doğru yürüyün buranın bahçesinden Kennedy Caddesine çıkabilirsiniz. Oradan sola doğru devam edin. Sola doğru yürürken Bizans’ın büyük Sarayı’nın sur kalıntılarını ve Bukoleon Sarayı’ndan günümüze ulaşmış pencereleri görebilirsiniz. Bukoleon Sarayı, Büyük Saray bünyesinde deniz köşkü olan ihtişamlı günlerinde dalgaları pencerelere vuran bir saraydı. Bu saraydan özel olarak yapılmış merdivenle imparator aşağı iner ve kendini bekleyen kayıklara binerdi.

]]>
http://samdonmez.com/sultanahmet-ve-ayasofya/feed/ 0 253
Bilgi Kuramı Üzerine Notlar – 4 http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-4/ http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-4/#respond Sun, 24 Jan 2021 18:41:03 +0000 http://samdonmez.com/?p=170 Tüm canlılarla etkili bir iletişim kurmak için, tarih boyunca farklı alfabelerden elektronik araçlara kadar birçok yöntem ve pratik çözüm araştırıldı. 19. yüzyılda, iletişim hızını artırmak amacıyla yapılan çalışmaların odak noktası, her harf için belirli bir vuru aralığı belirleyerek yazıya bir alternatif oluşturmaktı. Bu sistem, harfleri yazmak yerine belirli vuruşlarla her harf için ayrı bir işaret yaparak hızlı bir iletişim sağlanabileceği düşüncesine dayanıyordu.

Telgraf
Vuruş Sistemine Örnek Telgraf

Baudot, bu hedefe ulaşmak için bir piyano klavyesi gibi tasarlanmış bir sistem geliştirdi. Bu piyano sistemi beş tuştan oluşuyordu, her tuşun açık veya kapalı durumu bir harfe karşılık geliyordu. Bu sayede 32 farklı konumda 25 harf atanabiliyordu. Operatörler, bu tuşlara basarak mesajlarını iletiyor, ve makineler, harflerin çıktısını üretiyordu. Bu makinelere “Teleks” adı veriliyordu ve kodlanan harfleri kâğıda kaydederek iletişimi sağlıyordu. Ancak, bu sistem saat yardımıyla kurulan bir sistemdi ve en küçük zaman aralığı vuru oranıyla sınırlıydı. Bu sınırlama, hızlı iletişimde sorunlara yol açtı; özellikle çok hızlı gönderilen mesajlar, birbirlerine karışarak anlamsız bir bütün oluşturuyordu.

Baudot Klavyesi
Baudot Klavyesi
Baudot Kodları
Baudot Kodları

İletişim sistemlerindeki temel problem, sinyal hareketinin bir durumdan başka bir duruma geçişinden ibaretti. Bu, 0’ın 1 olması, 1’in 0 olması, Evet’in Hayır olması gibi temel bir ikili sistemdir. Bir saniyeye sığan sinyal hareketi sayısına “Sinyal Oranı” denir. Ancak, iletişim sistemlerinin kapasitesini artırmak için kullanılan başka bir yöntem de sinyal çeşitliliğini artırmaktır. Örneğin, sinyal aralığı “Şiddetli” ve “Hafif” olan bir sinyal çeşitliliğine “Orta” eklenirse, sinyal çeşitliliği üçe çıkar. Bu fikri hayata geçiren Thomas Edison, bu konsepti mors alfabesine uyguladı. Edison, akımın ileri veya geri olmasının yanı sıra, iki farklı şiddetle değişim göstermesini öne sürdü. Edison’un sinyal çeşitliliği şu şekildeydi: +3, +1, -1, -3. Bu, dört farklı akım değeri elde ettiği anlamına gelir. Bu, ileti sayısını büyük ölçüde artıran bir dörtlü telgraf sistemini ortaya çıkardı ve 20. yüzyıla kadar kullanıldı. Ancak, sistemin hassasiyeti, istenmeyen zayıf akımların karışmasına ve hatalı iletimlere neden olabiliyordu.

Edison ve Telgrafı
Edison ve Telgrafı

İletişim sistemlerinin kapasitesini hesaplamak için “Sinyal Oranı” ve “Sembol Oranı” verilerini temel alabiliriz. Saniyede aktarılan sinyal sayısını “n” ve sinyal başına kullanılan değişimi “s” olarak adlandıralım. İletişim sisteminin kapasitesi, Sn ifadesi ile gösterilir.

S^2 ve S^3 sinyal aralıkları
S^2 ve S^3 sinyal aralıkları

Samet Dönmez
Yazım: 2021
Edit: 2023
§

]]>
http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-4/feed/ 0 170
Bilgi Kuramı Üzerine Notlar – 3 http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-3/ http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-3/#respond Sat, 21 Oct 2017 11:39:53 +0000 http://samdonmez.com/?p=90 Hiç şüphe yok ki ateş, dünyadaki en eski bilgi aktarım yöntemlerinden biridir. Ateş veya dumanla haberleşme, bir kişinin uzaktaki birçok kişiyi etkilemesine olanak tanır. Ancak bu etkileme biçimi oldukça sınırlıdır. Bu tür etkilemede ikili bir sistem görülebilir: Ateş var ya da yok, duman var ya da yok gibi. Bu yöntem o dönemde askeri iletişim için çok etkili bir araç olarak bilinirdi; örneğin, “Ateş varsa saldırı var, ateş yoksa saldırı yok” gibi basit bir ilkeyle çalışırdı. Antik Çin’de, Çin Seddi üzerindeki kulelerde yakılan ateşlerle yapılan saldırı haberleri 750 km kadar uzağa iletilirdi. Ateşle haber verme geleneği günümüzde hala bir gelenek olarak yaşatılmakta olup, özellikle Papa seçimlerinin halka duyurulmasında kullanılmaktadır.

Papa’nın seçildiğini bildiren “beyaz duman”.
Papa’nın seçildiğini bildiren “beyaz duman”.

Ancak mesajın içeriği arttıkça, yeni yöntemlere duyulan ihtiyaç da arttı. M.Ö 4. yüzyılda yaşamış olan Eneus Tacitus, ateşle haberleşmeye yeni bir boyut getiren ilginç bir yöntem geliştirdi. Aynı genişlik ve derinliğe sahip iki bardağın içine harflerin çizgiyle belirlendiği bir şerit yerleştirildi. Mesajı gönderen ateşi yakarak, karşı taraftan karşı ateş yakmasını beklerdi. Karşı taraftan mesajın alınmaya hazır olduğunu belirten bir işaret olarak ateş yakılırdı. Ateşi gören gönderici kendi ateşini indirirdi; bu, şişenin altındaki deliğin tıpasının açılması anlamına gelirdi. Ateş gözden kaybolduğunda aynı anda alıcı da tıpayı açar ve suyun akmasını beklerdi. Su, gönderilmek istenen harfe gelene kadar beklenir ve o anda gönderici ateşi tekrar kaldırırdı. Alıcı da gönderilmek istenen harfi bardaktan okurdu. Bu ilginç yöntem, mesajın tamamı aktarılana kadar devam ederdi. Halen çok basit gibi görünse de, aslında sadece ikili sistem içeren mesajlardan daha karmaşık çoklu sistem mesajlarına bir örnektir.

Eneus Tacitus (Tibeus) bardaklarına örnek
Eneus Tacitus (Tibeus) bardaklarına örnek

Daha sonra, tarihçi Polybius, Polybius Dama Tahtası adını verdiği bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemde, iki kişinin her birinde 5’li 2 grup halinde toplam 10 meşale bulunurdu. Gönderici bir meşale yaktığında, alıcı da meşale yakar ve mesajı almak için hazır olduğunu belirtirdi. İki 5’li grup, birincisi satırları, ikincisi sütunları belirtirdi. Bu, bize 5² = 25 ihtimal verirdi. Örneğin, gönderici satır sırasında 1. Sırayı, sütün sırasında 1 ve 2 ikinci sıraları yakarsa, bu 2 sütun anlamına gelirdi. Bunun anlamı, 1. Satırın 2. Sütunu olduğu ve bu Yunan alfabesinde “B” harfine denk geldiğini belirtirdi.

Polybius Dama Tahtası
Polybius Dama Tahtası

1605 yılına geldiğimizde, Bacon, bana göre ikili sayı sisteminin tohumlarını atan bir şifreleme sistemi ortaya çıkardı. Bu sistemde, her harf küçük değişikliklerde ifade edilebilirdi. Bu sistemde sadece “a” ve “b” harfleri kullanılır ve her bir sayı, 5 haneli “a” ve “b” harfleriyle ifade edilirdi. Bu sayede 2⁵ = 32 farklı şekilde ifade şansı doğdu.

Bi-leteral Alfabe ya da Bacon’s Cipher
Bi-leteral Alfabe ya da Bacon’s Cipher

1600’lerin sonlarına doğru, Galileo’nun 3 kat büyüklüğündeki teleskobu, insanlığın vizyonuna önemli bir katkı sağlamıştı. Bu etki altında, İngiliz bilge Robert Hooke, insan görüşünün lenslerle geliştirilebileceği projeler üzerinde çalışmaya başladı. Londra’da gösterilen şifreli bir bilginin dakikalar içinde Paris’te deşifre edilebileceğini öne sürdü. Bunu bir evin panjurundan örneklendirebiliriz. Örneğin, bir evde 6 panjur olsun (3×2). Bu altı panjur bize 2⁶ = 64 farklı ihtimal verir. Nasıl mı? 6 panjurun varlığı 6 soruyu ortaya çıkarır. 1. Panjur açık mı kapalı mı? 2. Panjur açık mı kapalı mı? vs. Buna göre her bir panjurun açıklığı kapalılığıyla bize 64 farklı ihtimal verir. Robert Hooke’un sistemi de benzer şekilde bu panjurların teleskobik versiyonu olarak düşünülebilir. Bu 64 olasılık, tüm harfler, sayılar, ifadeler ve hatta daha fazlası için yeterliydi.

Robert-Hooke
Robert Hooke’un haberleşme fikrine bir örnek.

Samet Dönmez
Yazım: 2017
Edit: 2023
§

]]>
http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-3/feed/ 0 90
Bilgi Kuramı Üzerine Notlar – 2 http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-2/ http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-2/#respond Sun, 20 Aug 2017 21:03:00 +0000 http://samdonmez.com/?p=68 Bilgi, günlük hayatta kullandığımız ya da aktardığımız bir mesaj olarak düşünülebilir. İlk yazıda bahsettiğim üzere, bilgiyi aktarmanın yollarından biri de resim çizmektir. Resim çizerek bilgi aktarmak, yaratıcı ve özgür bir iletişim yoludur. Bu süreç, akla ilk gelen şekilde sanatsal resimden çok sembolik resimlerle olmuştur.

Hiyerogrif (Resim Yazı) Örnekleri
Hiyerogrif (Resim Yazı) Örnekleri

Bilgi aktarımının evrimi, tarih boyunca farklı kültürlerin ve toplumların iletişim ihtiyaçlarına cevap verme şekillerini gösterir. Özellikle yazının keşfi ve gelişimi, bilginin daha etkili ve kalıcı bir şekilde paylaşılmasına olanak tanımıştır.

Alfabenin çıkışında da resim çizerek bilgi aktarmanın önemli bir rolü vardır. İlk Çağ yazı sistemlerinden olan Hiyeroglifler ve Çivi yazısı sistemleri, resmik temele dayanan iletişim yöntemlerindendir ve günümüzde kullandığımız modern alfabelerin temelini oluşturmuşlardır.

Alfabenin ortaya çıkışı, bilginin daha sistematik bir şekilde kaydedilmesini sağlamıştır. Önceki yazı sistemlerindeki resimsel anlatımın aksine, alfabe sesleri temsil etmiş ve daha çeşitli dillerde kullanılabilen bir araç olmuştur. Bu evrim, bilginin daha hızlı ve geniş kitlelere yayılmasına olanak tanımıştır.

rosetta-stone
Rosetta Taşı ya da Reşid Taşı üç dilde yazılmıştır, bu diller Demotik (Mısır’da halkın kullandığı dil), Hiyeroglif ve Antik Yunancadır. Rosetta taşı şu anda British Museum’da sergilenmektedir.

M.Ö 3000 yıllarında Antik Mısır’da geliştirilen Hiyeroglif yazı sistemi, özellikle üst tabakadaki insanlar için idari, mali ve dini amaçlar için kullanılmıştır. Bu yazı sistemi, anlamlı kavramları ifade eden semboller ve ses işaretlerini içermekte olup, mesajların geleceğe taşınması için taş tabletler üzerine yazılmıştır.

Ancak taş tabletlerin taşınması zorluk arz ettiği için, Mısır’da papirüs bitkisinin kullanılmasıyla daha hafif ve taşınabilir bir yazı malzemesi elde edilmiştir. Papirüs, kesilen şeritlerin yapıştırılması ve sıkıştırılmasıyla elde edilen bir malzemedir ve taş tabletlerden daha ideal ve masrafsızdır. Bu gelişmeyle birlikte, yazı tabanlı iletişim halk tabakasına inmiş ve yaygınlaşmıştır.

M.Ö 3000 yılında Mezopotamya’da ise Sümerler tarafından geliştirilen Çivi Yazısı sistemi ekonomik amaçlı bilgi kaydetmek için ortaya çıkmıştır. Çivi yazısı, Sümerceden Akadça’ya geçişle birlikte gelişmiş ve içinde birçok sembol barındırmıştır. Bu yazı sistemi, bilginin kaydedilmesi için taş tabletler yerine daha uygun ve taşınabilir bir yöntem sunmuştur.

Çivi Yazısı Örneği
Çivi Yazısı Örneği

M.Ö 1700 yılında keşfedilen Sina yazıtları ise her resmin bir ünsüz harfi ifade etmesi sebebiyle günümüzde kullanılan alfabelerin temelini oluşturmuştur. Bu yazıtlar, alfabe bilgisinin evrimi için önemli bir dönüm noktasını temsil eder.

Sina Yazıtları
Sina Yazıtları

M.Ö 1000 yıllarında Fenike alfabesi, bilginin aktarılması ve depolanması için büyük bir katkı sağlamıştır. 22 işareti olan bu alfabe, düzeltmelerle birlikte Avrupa, Hindistan ve Güneydoğu Asya’nın farklı dillerine uyum sağlayabilmiştir. Fenike alfabesi, okuryazarlığı tüm dünyaya yaymak için önemli bir araç olmuştur.

Özellikle Sina yazıtları ve Fenike alfabesi, alfabe kullanımının yaygınlaşmasında kilit rol oynamıştır. Bu alfabeler, birçok farklı dilde kullanılabilen temel harfleri içermesi bakımından önemlidir. Bu, farklı kültürler arasında bilgi alışverişini kolaylaştırmış ve bilgi iletişimini evrensel hale getirmiştir.

Fenike Alfabesi
Fenike Alfabesi

Bilginin aktarımındaki bu evrim, günümüzde de devam etmektedir. Teknolojinin gelişimi, bilginin daha hızlı ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlamış, dijital ortamlar ve internet aracılığıyla bilgi paylaşımı büyük bir hız kazanmıştır.

Sonuç olarak, alfabe bilgiyi aktarmak ve depolamak için etkili bir yöntemdir. Bilgi aktarımının tarih boyunca evrimi, iletişim araçlarının ve yazı sistemlerinin gelişimiyle şekillenmiştir. Bu evrim, kültürler arası anlayışı artırmış, bilginin daha erişilebilir hale gelmesine katkıda bulunmuştur. Bilginin aktarılması, hangi dilde olduğuna bağlı olmaksızın, sembollerin anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde yan yana getirilmesiyle mümkündür.

Samet Dönmez
Yazım: 2017
Edit: 2023
§

]]>
http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-2/feed/ 0 68
Bilgi Kuramı Üzerine Notlar – 1 http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-1/ http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-1/#respond Sat, 20 May 2017 19:30:00 +0000 http://samdonmez.com/?p=40 Fikirleri paylaşmanın çeşitli yolları vardır. Bir düşünceyi resim yaparak, şarkı yazarak, telgraf çekerek, e-mail göndererek hatta duman yoluyla bile paylaşabilirsiniz. Bu, birbirinden tamamen farklı gibi görünen yöntemler aslında aynı amaca hizmet ederler: bir bilgi veya düşünceyi aktarma amacı. Bu amaç, insanoğlunda kutsal bir yeteneğin ortaya çıkmasına sebep olan şeydir; ‘Dil’.

duman-ile-haberlesme

Dil, nesneleri veya duygusal durumları kavramsal parçalara ayırmamıza yardımcı olur. Bu kavramsal parçalar, işaret veya semboller kullanılarak dışa vurulur. İnsanlar, kendilerini ses ve fiziksel aktivitelerle ifade ederler. Ses ve fiziksel aktiviteler aracılığıyla sadece yakın çevremizdeki insanlarla iletişim kurabilirken, daha uzaktakilerle iletişim kurmak için elektrik titreşimlerini kullanan makineler icat edilmiştir.

Dil, bir topluluğun kimliğini oluşturan önemli bir unsurdur. Kültürel, tarihsel ve sosyal değerlerin iletilmesi, nesiller arası bağların kurulması, bilgi aktarımı ve düşüncelerin şekillenmesi dil aracılığıyla gerçekleşir. Bu süreçte, farklı iletişim yöntemleri kullanılsa da dil, en güçlü araçlardan biridir.

Fikirleri paylaşmanın önemi ve bu sürecin çeşitliliği, insanların birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduğunu ve düşüncelerini nasıl ilettiklerini yansıtır. İnsanlık tarihinde, iletişim ve dilin evrimi, toplulukların gelişiminde de önemli bir rol oynamıştır.

İnsanlar, iletişim becerilerini yani dillerini geliştirdikçe, daha karmaşık düşünce ve duyguları paylaşma yeteneğine sahip olmuşlardır. Başlangıçta basit sesler ve işaretlerle başlayan iletişim, zamanla dilin karmaşıklığına evrilmiştir. Bu evrim, kültürlerin birbirlerinden öğrenmelerini, bilgi ve deneyimleri paylaşmalarını sağlamıştır.

İletişim açısından insanlar ve hayvanlar arasında çok fazla fark olmasına rağmen, aradaki belirgin tek fark bilgidir. Bilgi, insan aklının alabileceği gerçek, olgu ve ilkelerin tümüne verdiğimiz bir addır. Aldığımız veya verdiğimiz bilgiler yoluyla başka fikirleri etkileyebiliriz ve bu bağlam bilgi, iletişim fikrine dayanır.

Bilgi, temel bir birim yardımıyla ölçülebilir. Boyumuzu metre cinsinden, kilomuzu kilogram cinsinden veya sıvıları litre cinsinden ölçtüğümüz gibi, bilgiyi de benzer bir şekilde ölçebiliriz. Bilgiyi ölçme yoluna “entropi” denirken, bilginin ölçü birimi “bit”tir. Resim, yazı, müzik veya bir kitabın herhangi bir sayfası, entropi yoluyla bit cinsinden ölçülebilir.

Bilgi paylaşımının ölçümü konusunda bahsettiğiniz “entropi” ve “bit” kavramları da ilginçtir. İkili sistem üzerinden bilginin ölçülmesi, bilginin ölçülebilir bir varlık olduğunu gösterir. Bu, bilginin sadece niteliksel değil, aynı zamanda niceliksel olarak da anlaşılabileceği anlamına gelir.

Bilgi, insan topluluklarının ilerlemesinde ve gelişmesinde kilit bir rol oynar. Bilgiyi paylaşmak, öğrenmek ve birbirimizden etkilenmek, daha iyi bir anlayış ve işbirliği ortamı oluşturabilir. Bu da insanlığın kolektif bilgeliğini artırabilir ve toplumları daha sürdürülebilir, adil ve bilgiye dayalı bir şekilde yönlendirebilir.

Bit kavramı, çok basit bir bilgiye dayanır. Örneğin, bir evet ya da hayır cevabı veya bir yazı-tura atışının sonucu bir bitlik bir bilgiye örnek olabilir. Bit, “Binary digit” yani ikili rakam kelimesinin kısaltmasından gelir. Verdiğimiz örneklerde olduğu gibi, cevaplar ikili sistemden gelir. Örneğin, evet ya da hayır cevabı yanında üçüncü bir seçenek yoktur. Aynı şekilde yazı-tura atışının sonucunda olduğu gibi, orada da üçüncü bir seçeneğin gelme şansı yoktur.

“Bilgi” terimi ve “bilginin ölçülmesi” daha iyi anlamak için bilgi kavramını daha iyi anlamamız gerekiyor. Bilgi ve bilginin ölçülmesi, çok eski zamanlara dayanan bir felsefe kuramına dayanır. Bu felsefi olguları kavramamız için çok eski zamanlara, alfabenin kökenine kadar gitmemiz gerekiyor.

Samet Dönmez
Yazım: 2017
Edit: 2023
§

]]>
http://samdonmez.com/bilgi-kurami-uzerine-notlar-1/feed/ 0 40
Romanya Eğitim Sistemi Üzerine Bir Deneme http://samdonmez.com/romanya-egitim-sistemi-uzerine-bir-deneme/ http://samdonmez.com/romanya-egitim-sistemi-uzerine-bir-deneme/#respond Mon, 23 Jan 2017 19:29:00 +0000 http://samdonmez.com/?p=156 Yaklaşık bir aydır Romanya’da öğretmenlik mesleğini tecrübe etmekteyim ve bununla ilgili ulusal farkları anlamak için bu denemeyi yazıyorum. Romanya’nın üç yüz bin nüfuslu, aslında Romanya’ya göre büyük, bize göre ise bir ilçe nüfusuna sahip bir ilinde (Galaţi, okunuşu; Galats) gerçekleştirilen bu proje, köy okullarındaki çocuklara İngilizce öğretmeyi ve tabii ki bunun yanında kendi kültürümüzü ve ülkemizi tanıtmayı amaçlamaktadır. Projeye başlarken bize haftalık ve belirli konulara ait müfredat verildi. Çocuklar 0–8. sınıf (0: Anaokulu, 8: Ortaokul son) arasında olsa da müfredatta beni bile aşan konular mevcuttu. “Dünya vatandaşı olabilme”, “Küresel ısınmadaki sorumluluğumuz” ve “Ben ve diğerleri” başlıkları bunlara örnek olabilir. Yani anlayacağınız üzere, bizim ilkokulda, lisede hatta üniversitede gereken ilgiyi gösteremediğimiz konular.

Romanya'da Öğrencilerim İle Birlikte
Romanya’da Öğrencilerim İle Birlikte

Galaţi’ye gelmeden önce “Discover Community” projesini, bizdeki öğretmenler için zorunlu şark hizmetine benzetiyordum. Ama buraya gelip projeye dahil olduktan sonra gerçekten öyle olmadığını anladım. Öncelikle buradaki okulların imkânları bizdeki şehir okullarıyla yarışır seviyede. Her köyde bir okul mutlaka bulunuyor. Bu okullarda iki şube veya on şube olabilir, fakat fark etmeksizin hepsinde kütüphane ve bilgisayar laboratuvarı mutlaka mevcut. Özellikle ilk gittiğim okul beni bir hayli şaşırtmıştı. Daha sonra oraya birkaç kere daha gitmeme rağmen şaşırmaya devam ettim. Okul sadece iki katlı olmasına rağmen ve okulda sadece iki tane derslik olmasına rağmen üst katta bir kütüphane ve bir bilgisayar laboratuvarı olması, Romanya’da eğitimin neden ilerlediğinin bir göstergesiydi adeta benim için. Kendim çok büyük, köklü hatta kalabalık bir ilkokul ve lisede okumama rağmen, bu tür imkânlarla karşılaşmamıştım.

Romanya'da Bir Sınıf
Romanya’da Bir Sınıf

Bir diğer değinmek istediğim konu sekülerizm. Bizim yıllardır aşamadığımız konu Romanya’da gayet aşılmış. Öğrenciler ve öğretmenler bunları tartışıp üzerine gitmek yerine doğrudan uygulamaya geçmişler. Nasıl mı? Her okulda hatta ve hatta her sınıfta Hz. İsa’ya ait resimler bulunmaktadır. Bunun yanında Hıristiyanlığa ait haç ve bu dine ait birçok nesne mevcut. Onların da bizim gibi Din Kültürü dersleri bulunuyor elbette. Hatta bir okulda Din Kültürü dersi kitabını inceleme şansım oldu ancak içinde İslam ve Müslümanlığa dair veya Hıristiyanlık harici herhangi bir dine ait bir şeye rast gelmedim. Yani derse Din Kültürü dersi demek yerine “Hristiyanlık” dersi diyebiliriz. Biz hala Din Kültürü dersi kalksın mı kalkmasın mı diye tartışaduralım. Avrupa’nın en kötü iki ülkesinden (diğeri kendi vatandaşı olduğum ülke olan Bulgaristan) biri olan Romanya bunu aşmış ve bunun üzerine aktiviteler bile yapıyorlar. Acaba bizdeki Din Kültürü öğretmenleri çocuklarla sınıf dışı aktiviteler yapsa kaç veliden şikayet alır merak ediyorum.

Romanyalı Öğrenciler
Romanyalı Öğrenciler

Bir diğer öz eleştiri de dil öğretebilme ve dil öğrenebilme kapasitemiz. Anadolu Lisesinden mezun olduktan sonra yaklaşık dört sene İngilizce eğitimi aldım. Liseden sonra iki sene İngilizce hazırlık okuyup üç senedir de yüzde yüz İngilizce bir programda okuyorum. İlköğretimde dördüncü sınıftan sekizinci sınıfa kadar aldığım dört sene temel İngilizce eğitimimi saymazsak, dokuz senedir İngilizce ile haşır neşirim. Ama buraya geldikten sonra acı bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Buraya gelmeden önce her bir gönüllüye birer ‘Buddy’ adını verdiğimiz ve bize Romanya’ya gelmeden önce ve geldikten sonraki süreçte yardımcı olacak Romanyalı lise öğrencisi atanmıştı. Genellikle 17–18 yaş aralığındaki “Buddy”ler, biz Türklerin çoğundan daha iyi İngilizce biliyorlar. Yanlış anlamayın, bizim ülkemizdeki lise öğrencilerinden bahsetmiyorum. Buraya gelmiş üniversite mezunu veya öğrencisi diğer Türk arkadaşlarımdan bahsediyorum. Çocuklar, liseyi bitirmemiş olmalarına rağmen İngilizce seviyeleri özellikle ‘Speaking’ konusunda gerçekten çok başarılılar. Ama tabii ki bunu bizim projemize ve bunun gibi diğer illerde yapılan benzer projelere bağlıyorum. Bu ve bunun gibi projelerin ülkemizde de başlayıp yaygınlaşmasını temenni ediyorum.

Romanya'da Dersten Sonra Türk Bayrağıyla
Romanya’da Dersten Sonra Türk Bayrağıyla

Her şey bizden kötü olacak değil ya, bizim de iyi özelliklerimiz var. Bir aylık sürede yaklaşık 10–15 farklı köye gittim ve her gittiğim köyde en az 30–40 farklı öğrenciyle tanışma veya birebir sohbet etme fırsatım oldu. Yani yaklaşık 300–400 öğrencinin adını, yaşını, hobilerini ve ileride ne olmak istediğini öğrendim. Öncelikle vizyon çok düşük, şu ana kadar sıklıkla Traktör Şoförü, Tır Şoförü, Taksici, Makeup Artist gibi bilimsel herhangi bir gereklilik gerektirmeyen meslek adlarıyla karşılaştım. Küçücük çocuklar, onlar ne anlasın diyebilirsiniz. Ama bunları isteyen 20 yaşındaki arkadaşlarımız da var. Bizde ise genellikle hayal gücüyle seçilen meslekler tercih edilir, astronot gibi veya gerçekten bilimsel bir aktivite ve üniversite bitirmek gerektiren, doktor gibi. Ben buna kısaca vizyonsuzluk diyorum.

AIESEC Türkiye Ekibi
AIESEC Türkiye Ekibi

Bir diğer olumsuzluk, bozulmuş aile yapıları. Burada lisede ve üniversitede okuyan birçok arkadaşım bulunuyor. Neredeyse kiminle konuştuysam hepsi büyükannesi veya büyükbabasıyla yaşıyor. Anne ve babalar ise genellikle ayrı veya birlikte Avrupa’nın görece daha zengin ülkelerinde yaşıyor (Belçika, Fransa, İtalya, Birleşik Krallık) sadece birkaç örnek. Tabii bundan dolayı çoğu öğrencinin hayali, anne veya babasının yanına Avrupa’nın zengin ülkelerine kendilerini atabilmek oluyor. Ayrıca ülkede genel manada iş gücü çok düşük ve bu yüzden işsizlik düşük gözüküyor. Örneğin, çalışabilir yaştaki insanların çoğunu (25–45 yaş arası) sokakta görmek çok zor. Genellikle sokak nüfusu ya çok küçük (10–23) ya da çok yaşlı (55–70 gibi). Avrupa’nın Bulgaristan ve Romanya’yı Avrupa Birliğine genç ve çalışabilir iş gücü sağlamak adına aldığı çok bariz dışarıdan gözlemlenebilir, ancak buradan birebir gözlemlemek çok farklı oluyor.

Samet Dönmez
Yazım: 2017
Edit: 2023
§

]]>
http://samdonmez.com/romanya-egitim-sistemi-uzerine-bir-deneme/feed/ 0 156